Sus artık Sesim
..........
Bilmiyorum, tanrı kime kızıp kimden intikam almak için bizi böyle yaratmıştı.
Ne gerçeğimizden memnunduk ne de gerçeğimizi değiştirebiliyorduk.
..........
Buraya bu yazıyı göndermek fikri Aliseydi abinin yazılarını okuduktan
sonra, bende bişeyler göndereyim dedim.
Çevremize baktığımızta insanlarının hepsinin sorunlarla uğraştığını
anlıyoruz. Kime dokunsan ağlıyor. Kimi içindeki gerçeğinden kaçmak
için senaryo yazıp kendisi oynuyor. Kimi başkalarını sorumlu tutuyor
yaşadığı olumsuzluklar için kimi hiçbirşeyin farkında değil. Psikoloji
öyle bir bilimdalı ki hiç bir zaman çözülemiyeceğini düşündürüyor
bende. İnsan daha çok bildikçe daha çok kendini geliştirdikçe kedini
daha çok sorgulamaya başlıyor ama bir türlü sonuca varamıyor, her
yol başka bir yol açıyor.
Yakın zamanda okuduğum bir kitaptan bir bölüm yazmak istedim
aşagıya sizlerinde beğeneceğinizi düşündüm.
Sen içindeki sesi susturacakmısın yoksa o sese kulak verip ne
dediğini anlamaya mı çalışacaksın?
İşte başlıyor!!!
..............
Kendimizi olduğumuzdan başka biri sanarak yaşarız hepimiz ama bir
yanımız aslında kim ve ne olduğumuzu hep bilir, bütün hayatımız da,
gerçekleri söyleyen içimizdeki o haini susturmaya uğraşmak, onu
yatıştırmaya çabalamak ve kendimizden kaçmakla geçer.
Hayatın ne olduğunu bana sorarsanız, size uzun bir kaçış olduğunu
söylerim.
Bütün o övünmelerimiz, kızgınlıklarımız, başkalarını suçlamalarımız,
kendimize acımalarımız, anlaşılmadığımızdan yakınmalarımız,
nedensiz kederlerimiz bir kalebendin imkânsız kaçış çabalarından
başka nedir ki?
Bizi kendimizden kaçıracak, özgürlüğe, bizsizliğe götürecek olan
arabamıza koştuğumuz iki muhteşem ve güçlü at, unutuş ve
hatırlayıştır.
Kendimiz olduğumuz anları unutmak, kendimizi başkası sandığımız
anları hatırlamak isteriz.
Ama atlarımız ne yazık ki umduğumuz kadar uysal değildir,
beklenmedik anlarda şahlanarak, kişneyerek, istemediğimiz yollara
saparak, birbirlerinin yerine geçerek bizi, duvarları bizim
benliğimizden örülmüş büyük hapishanenin içinde döndürür dururlar.
O hapishanenin dışına çıkamazlar.
Kendi gerçek kimliğini anlatan kimseye, belki de o yüzden,
rastlamadım bugüne dek.
Bu, yalnızca yalancılıklarından, samimiyetsizliklerinden değildi;
gerçek kimliklerini saklamak için öylesine
uğraşıyorlar, öldürdüğü adamın cesedini gömen bir katil gibi onu
öylesine derine gömüyorlardı ki, ortaya çıkarmak istediklerinde bile
üstündeki toz topraktan onu arındıramıyorlar, onu çırılçıplak,
apaydınlık göremiyor-lardı; seziyorlardı yalnızca, bu kadarı bile onları
korkutup hayatlarını bir kaçışa çevirmeye yetiyordu.
Bir düşünceyi, bir olayı, bir bilgiyi unutabilirdiniz ama güçlü bir
sezgiyi unutmak o kadar kolay olmuyordu.
Ve, biz o sezginin yanlış olduğunu kanıtlayacak hikâyeler
anlatıyorduk.
Bizim hep iyi kalpli bir kurban, başkalarının ise insafsız cellat olduğu
hikâyeler.
Bunları anlatırken kendi gerçeğimizi unutuyor, kendi
hapishanemizden kaçıyor, özgürleşiyorduk ama gözlerimizi yeniden
açtığımızda kendimizi yeniden aynı hapishanenin içinde buluyorduk,
üstelik bizi bunaltan sezgilerimiz yeni yeni yalanlarla daha da
güçlenmiş, ruhumuzu yaralayan yalanlar daha da çoğalmış oluyordu.
Afyonu ve şehveti daha on sekiz yaşındayken Quar-tier Latin'deki
küçük bir orospunun koynunda keşfeden ve bütün hayatını bir iç
sıkıntısıyla geçiren Baudelaire'in şiirindeki gibi, "köhne bir odaydık
solmuş güllerle dolu."
Yalanlar, unutulmak istenenler, inkâr edilenler, kokularını, renklerini
yitirmiş solgun çiçekler gibi çoğalıyordu içimizde.
Tanrının, öfkeli bir vaktinde yarattığı bir cinstik biz, yaptıklarımızın
intikamını kendimizden kendimiz alıyorduk, rüyalarımızla, ani
hatırlayışlarımızla, pişmanlıklarımızla kendimizi bıçaklıyor, yaralıyor,
kanatıyorduk.
Yazdıkları yasaklanan, yargılanan, kendini ve insanları ölüm
gerçeğini yüzlerine vurarak aşağılayan ve kendinden hiç
kurtulamayan o kederli afyonkeşin bir dizesini biraz serbest bir
çeviriyle neredeyse bütün insanlık haykırabilirdi:
"Hançer benim, yara bende."
Kendimizi, gerçek kimliğimizi, bununla ilgili güçlü sezgilerimizi
affedemiyor, unutamamanın öfkesiyle han-çerleşerek kendi
hapishanemizin duvarları olan ruhumuzu yırtmaya uğraşıyorduk.
Bilmiyorum, tanrı kime kızıp kimden intikam almak için bizi böyle
yaratmıştı.
Ne gerçeğimizden memnunduk ne de gerçeğimizi değiştirebiliyorduk.
İnkâr etmeye uğraşarak, unutmaya çabalayarak ve imkânsız bir
kaçış için koşarak kendimize bir hayat inşa ediyorduk.
Bir başkası olduğunu sanarak yaşamanın ve kendini buna bir yanıyla
inandırırken bir yanıyla da gerçeği bilmenin zorluğu içindeki dehşetli
mucize ise zaman zaman bir başkası olmayı başararak hayattan
mutluluk damlaları sağmaktı.
Öfkelerimizi, acılarımızı, vicdan azaplarımızı, intikam isteklerimizi,
şımarıklıklarımızı unuttuğumuz anlardı bunlar ve bu muhteşem
unutuşu sürekli hatırlamak istiyorduk.
Ama unutmanın zorluğu gibi hatırlamanın da zorluğu vardı; bir ses,
bir şarkı, rüyalarımıza karışan bir kâbus, bir resim, bir bakış bize
hatırlamak istediğimizi unutturuyor, kendi gerçeğimizi sezgilerin
pusları arasından çekip çıkartıyor, bizi kendi gerçek varlığımızın
yansımalarıyla yüz yüze bırakıyordu.
Baudelaire, yalnız çocukluğunun, çalkantılı gençliğinin, bitmez iç
sıkıntılarının arasında bu hatırlayışın güçlüğünü, bunu becermenin
neredeyse bir sanat olduğunu da keşfetmişti:
"Bende mutlu anları yâd etme sanatı var."
Mutlu anları sık sık "yâd edemiyorduk", istiyorduk bunu yapmayı ama
o anlar, o güzel hatıralar bizim sahip olmadığımız bir hakka, sık sık
hapishanemizin dışına, özgürlüğüne kaçma hakkına sahipti, onları
kolayca yakalayamıyorduk.
Onlar bizi bırakıp gittiğinde biz onların peşinden gidemiyor, kendi
içimizde kapalı kalıyorduk.
Kendimizi bir başkası sanarak yaşasak da seziyorduk kim
olduğumuzu.
Hangimiz kendimiz olarak mutluyduk ki?
Onun için değil miydi zaten bize kendimizi unuttu-ranlara, aşka ve
sanata hayran olmamız, onun için değil miydi zaten âşık
olduklarımızı bir tanrı ya da tanrıça gibi görmemiz, onların bir
mucizeyi gerçekleştirdiklerine, bizi değiştirdiklerine inanmamız?
Uzun ve imkânsız kaçışımızda bize yardımcı olan herkese
minnettardık.
Ama kaçınılmaz olarak kendi gerçeğimize döndüğümüzde, kızdığımız
da kendimiz değil, bir zamanlar bizi mutlu etmiş olanlar oluyordu,
öfkeleniyorduk onlara, bizi kandırdıklarını düşünüyorduk, o
mutluluğun sonsuza kadar sürmemesinin nedeninin onlar olduğuna
inanıyorduk, o mutluluğu bozanın bizim gerçek varlığımız olduğunu
itiraf etmemiz imkânsızdı, bunu yapan biz olamazdık, çünkü biz,
bizden başkasıydık.
O mutluluk ânını çatlatan sözü söyleyen biz değildik, o muhteşem
unutuşu, sahip olduğumuz her şeyi değersiz bulduğumuz gibi,
değersiz bulup yere çalan biz değildik, biz değildik bize yakınlaşan
herkesi kendimizi aşağıladığımız için aşağılayan.
O uzun ve imkânsız kaçışta, kendimize sürekli anlatmak istediğimiz,
içimizdeki yargıcıyı ikna edebilmek için sürekli söylediğimiz hep
aynıydı:
"Benim hayatımı mahveden ben değilim, onlar mahvetti benim
hayatımı."
Hayatımıza girmiş ve oradan "suçlu ilan edilmeden" çıkmayı
başarmış kaç kişi vardı?
Bu kadar çok suçlunun hayatımızda birikmesi bizi kuşkulandırmıyor
muydu, bunca suçlunun ancak bir hapishanede bir araya
gelebileceğini hiç düşünmüyor muyduk?
Kuşkulanmasak ve düşünmesek bile seziyorduk.
Sisli bir sahranın dibinde bağdaş kurmuş Köhne bir sfenksin çöllerde
unutulmuş, Yapın vahşi, akşamları yükselir sesin Şarkını batan
güneşlere söylersin.
Unutuşun ve hatırlayışın atlarını batan güneşlere doğru sürüyor,
şarkımızı batan güneşlere söylüyorduk.
Atlarımız kendi hapishanemizin duvarları içinde, o duvarlara çarpa
çarpa, kendilerini ve bizi yaralaya yara-laya koşuyorlardı.
Kendimizi bir başkası sanarak yaşıyor ve aslında kim olduğumuzu
asla tümden unutamıyorduk, kendimize doğru sürükleniyor, en hayati
anda birden kendimiz gibi davranarak varlığımızdan intikam
alıyorduk.
Bunun nedenini hep merak ediyor ama hiçbir zaman da tam
anlayamıyorduk.
Bir kiliseyi gezerken felç geçiren ve hayatı gibi ölüme gidişi de
sıkıntılı olan "Kötülük Çiçekleri"nin şairiyle birlikte yalvarıyorduk o
vakit.
Hadi şimdi nedenini aramayı bırakın Meraklı, güzel, tatlı sesim, ne
olur, sus artık.
Sussun diye içimizdeki o ses nasıl hasretle bekliyor, nasıl sığınmaya
çalışıyorduk unutuşlara ve hatırlayışlara.
Ama susmuyordu.
Sandığımızdan başka biri olduğumuzu zehir solur gibi fısıldıyordu
kulağımıza.