Yüksekliği istedim, onu alçak gönüllülükte buldum.
Hz. Ali
Zira biri var, biri;
söz dinler kulağımda;
Hem söz söylüyor, hem
gizlenmiş ağzımda;
Kimdir bu gözlerimden
öyle dışarı bakan!
Söyler misin kim, beni
bir gömlek gibi giyen can?
Mevlana
Ak
sakallı bir koca, hiç bilmez ki hal nice
Emek
vermesin Hacca bir gönül yıkar ise
Gönül
Çalabın tahtı, Çalab gönüle baktı
Iki cihan
bed-bahtı kim gönül yıkar ise
Bir kez
gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil
Yetmiş
iki millet dahi elin yüzün yumamaz değil
Yunus
Emre der hoca gerekse var bin hacca
Hepsiden
iyice bir gönüle girmektir.
Gözsüz beni nerde
göre gönüllere giren benim
Dilsizler
haberini kulaksız dinleyesi
Dilsiz
kulaksız sözü can gerek anlayası
Yunus
Emre
Talipe Mektup(2)
Talip,Tahtını
Gönüllere Kur
Upuzun bir
konvoyla Fethiyeye doğru gidiyoruz. Kimi zaman bu konvoy uzun, kimi zaman
kısa. Bazen ise daha kısa veya daha uzun olur
Böylesi günlerde, ille de
bir konvoy olur
Köye yaklaştığımızda, Kör Pınarın çukuruna bir dalış
yapılır, karşı tarafa kaptırarak çıkmak için. Kör Pınarın yokuşunun aşılıp
düze çıkışımızla, Köye yönelişimiz bir olur. Işte bu noktaya varanlar,
kornalarını çalmaya başlarlar. Bazen kimileri km uzaklıkta bile kornasına
basmaya başlar. Fakat, çoğu zaman bu aceleciliğe eşlik eden pek olmaz
O da,
susar.
Kornanın duyuluşu
ile, konvoyun duracağı kapıya doğru, Köylünün hücumu bir olur. Geceyse,
uyuyanlar uyarılır kalk, kalk geldiler, çabuk ol diyerek. Gündüz yada
akşamsa, kimileri kahvehanelerde oyununu bozar, kimileri işini bırakır çabuk
çabuk koşar adımlarla o kapıya, doğru koşarlar
Büyük, küçük; genç ihtiyar;
zengin, fakir hemen hemen herkes, koşuşur. Herkeste bi heyecan, bi heyecan
vardır ki sormayın gitsin
Fakat asıl heyecan, konvoyun başındaki aracın
içindekiler ve onların en yakını olanlar ile konvoyun duracağı kapının
sahiplerindedir
Adettir, ille de bir
konvoyla yada kalabalıkla olur bu şeyler. Bu gün için konvoyun neresinde
olduğumuzun pekte bir önemi yok! Fakat, ille de bir gün bu konvoyun yada
kalabalığın en başında olacağız. Çaresi yok
Kuran böyle kurmuş!
Yol aynı yol,
taştan, çakıldan
evler aynı ev kerpiçten, ağaçtan demirden çimentodan
caddeler aynı cadde, mahalleler aynı mahalle ve Köyümüz aynı köy
araçlar
aynı araçlar: metalden, lastikten, boyadan ve kornaları da aynı korna:
dooot, düüt gibi çalan sesleriyle. Fakat, insanlar kimi zaman aynı
kornalara, ne kadarda acı acı çalıyor; kimi zamanda ne kadar şen şakrak
sesler derler.
Kornanın acılı
acılı mı çaldığını; yoksa eğlencenin, zevkin mi simgesi olduğunu konvoyun
başındaki aracın neyi taşıdığı, belirler. Her halde de, kendisi için
tören düzenlenen zatın elbisesi beyaz, aktır
Ak, gerek Dünyevi, gerekse
uhrevi anlamda aydınlık, temiz ve parlak bir istikbalin simgesidir. Bir
bakıma insanın karşı koyamadığı, çaresiz sona dayanabilmek için, en büyük
inanç, temenni ve umuttur. Karanlıktan, bir ışık; acı ve sevinçli bir
bitişten, sondan yeni ve mutlu bir başlangıç çıkarma avuntusudur
Bir halde
bu ak elbise telli duvaklı, bir halde ise kolsuz kaftandır
Hepimiz, telli
duvaklı neşeler ve umutlardan mürekkep canların taşındığı konvoyun,
kalabalığın kapımıza gelmesini, durmasını ve içindekileri bizim eve
getirmesini isteriz; fakat kolsuz kaftan taşıyan konvoy ve kalabalıkları
hatırlamaktan bile ürker, korkarız, ama biliriz ki çırpınışımız çaresiz ve
boşunadır
Ağlayarak gelir,
ağlatarak gideriz bu dünyadan. Gelişimizde elimizde değildir, gidişimiz de.
Ama ikisi arasındaki süreyi, nasıl geçireceğimizi belirlemek, bir nebze
olsun elimizdedir!.. Shakespeare, Hayat, provasız sahneye çıkılan, tek
perdelik oyundur,der. Asıl zor olanda budur
Provasız çıkılan bir
sahnede, elemden çok, hazzı; acıdan çok, sevinci; hayal kırıklıklarından
çok, umudu ve utkuyu oynayabilmek ve, ve varlığı boşluk dolduran, yokluğu
aranan, keşke şimdide oldaydı, hele ki de vardı dedirten, dolu dolu yaşayan
ve yaşatan anılar bırakan bir rolü oynayabilmek belki de, ölmeden ölmek ve
ölümsüzlükte doğabilmektir.[i][3]
***
Timurlenk
Semerkant
yakınında, 1336 Ottar Sir Derya üzerinde, Maveraünnehir Emiri. Timurlular
hanedanının kurucusu ve ilk hükümdarı(1370-1405). Barlas oymağının Gürkan
oymağı başbuğlarından Emir Taragay Çağatay Emirlerinden Cenkci Noyanın kızı
Tekine Hatunun oğlu. Gürkan ailesinin Cengiz Han soyundan geldiği ileri
sürülse de, Timur aslında Islamlığı savaş aracı olarak kabul etmiş ve Moğol
boylarının da desteğini sağlamak için de kendisine Cengiz Handan indiğini
söylediği bir soy ağacı uydurmuş olan Türk emiridir. Ancak, Timuru Türk
boyu olarak kabul eden tüm yabancı kaynaklar, Timur soyundan inen Baburun
Hindistanda kurduğu imparatorluğu Moğol diye nitelendirmekle çelişkiye
düşerler.
Timurun çocukluk
çağı Semerkant otlaklarında yaşayan Barlas oymağındaki iç kavgalar ve
Çağatay Hanlığında çıkan karışıklar arasında geçti. Gençlik yıllarında
başıboş yaşayan Timur, bir baskın sırasında yaralanan ayağı yaşam boyu
sakat kaldığından, Türk, Iran ve batı kaynaklarında Aksak Timur,
Timurlenk,Tamarlene, gibi lakablarla anıldı.
Barlas oymağının
başı olan amcası Hacı Barlasın, eşkıyalar tarafından öldürülmesinden
(1361)sonra, Barlas oymağında başına geçen Timur, Tuğluk Timurun
Maveraünnehirin yönetimini kendisinin elinden alıp oğlu Ilyas Hocaya
vermesi üzerine Semerkanttan ayrılarak Kuzey Afganistanda Belh kentine
çekilmiş olan kayın biraderi Emir Hüseyine katıldı. Afganistanda,
Harimde, Buharada, Hindistanda çeşitli savaşlara katılan Timur, 1000
atlıdan oluşan vurucu bir birliğin komutanı olarak ün kazandı. Timur kayın
biraderi ile anlaşmazlığa düşer, iyice güçlendikten sonra, kayın biraderi
emir Hüseyinin emirleri ile anlaşarak, onları yanına almasının ardından ,
emir Hüseyinin üstüne yürür ve Kunduz savaşında(1369) emir Hüseyinin
tutsak alır ve öldürtür.
Belhte toplanan
kurultayda kendisine Sahip Kıran, ve Ulus Beyi unvanları verildi;
ayrıca, Çağatay eski hanlarından Kazan Hanın kızıyla evlenerek han damadı
anlamına gelen ölümüne kadar kullanacağı Küregen lakabını aldı. Kesi
kurduğu Timurlu devletinin merkezi seçerek bağımsızlığını ilan etti(1370).
1377de Çağatay seferinde Karettin kuvvetlini Kaçkara kadar kovaladı ve
Çağatay Hanlığını büyük vergiye ağladı ve geri çekildi. 379 Yusuf Sofiyi
yakatıp öldürttü ve tüm Harizmi ülkesini ele geçirerek kendi ülkesine
kattı.
.1380 Büyük Horasan seferini başlattı. Ele geçirdiği Heratta çıkan
ayaklanmayı şiddetle bastırırken,. tüm Kertleri öldürerek bu hanedanlığa son
verdi.(1381.) Ertesi yıl Serbedarilerin üzerine yürüp başkentleri Sebzvarı
ele geçirdi.(1382) Daha sonra Sistana geçerek Kandeharı aldı ve
kendisine karşı olan tüm emirleri ortadan kaldırdı.(1383) Gürcana girip
emir Veliyi yenilgiye uğrattı. Esferain ve Esterabı fetih ederek , tüm
Gürcan ülkesini topraklarına kattı.(1384) Böylece doğu Iranı ele geçiren
Timur, ardından batı Irana yönelerek Irakı aceme girdi ve
Celayirlilerin ülkesini egemenliğine aldı.
(1385) Timur Tebrizi işgal
etti. Nahcivan üzerinden Gürcistana geçip Karsı ardından da Tiflisi ele
geçirerek Azerbaycanın fetihini tamamladı.(1386)
Öte
yandan , Kalka savaşında (1380) Emir Mamayi kesin yenilgiye uğratarak
Altınordu Hanlığını elde eden, böylece Altınordu ile Akorduyu birleştirip
Seyhundan
Kieve.
.Önce Hazar denizinin güneyi ile Mazendaren bölgesinde
hüküm süren şii beyliklerini ortadan kaldırarak topraklarını ülkesine
kattı.(1392) sonrada Müzafferilerin üzerine yürüdü; yapılan savaşta
yendiği hükümdarları Mansur Şahı yakalatıp öldürterek tüm Şiraz ve Kirman
bölgesini egemenliği altına aldı.Ardından ani bir başkınla Bağdatı ardından
da Erbil, Musul ve Cizreyi ele geçirdi. Urfayı da ele geçirince Irakı
Arap Fatihini tamamlamış oldu. Ertesi yıl Diyarbakır Mardin üzerine yürüyen
Timur, Toktamışın Şirvaa baskın yaptığını haber alınca, Gürcistana
çıkarak Tiflise geldi.
Kafkasyaya giren Timur,
Ukranya ve Kieve
yürüdü. Kırımla Azak çevresindeki Ceneviz ve Venedik kolonilerini ele
geçirdi.
.Moskova yakınlarına kadar ilerlemişken, kış dolaysıyla kuzey
Kafkasyaya , oradan da Semerkanta çekildi. Gözünü Hindistana dikti,
Delhiyi ele geçirdi(1398). Müslüman mahallesi dışında kalan yerlerde büyük
bir katliam yaparak tekrar Semerkanta döndü. Gürcistanı kesin egemenliğine
aldıktan sonra ardından, Ardahan, Kars üzerinden Bingölü geçip Malatya ve
Sivası ele geçirdi; güneye yönelerek sırasıyla Hama, Humus, Baalbek ve
Şamı alıp tüm Suriyeyi fetih etti.(1400)Bağdatı ele geçiren Ahmet
Celayirin üzerine yürüyerek kenti geri aldı ve oradan da kışı geçirmek için
Tebrize döndü.
Öte
yandan Osmanlı padişahı Yıldırım Beyazıtın Sivas ve Erzincanı geri alması;
ayrıca toprakları Timur tarafından işgal edilen Karakoyunlu Kara Yusuf ile
Ahmet Celayirin kaçıp padişahın yanına sığınması; bu ikisinin kendisine
teslim edilmesini isteyen Timura ret yanıtı verilmesi, bu davranışı
düşmanca bir tutum sayan Timurla Yıldırım Bayezitin aralarını açtı.
Taraflar arasında hakaretler dolusu mektupların gidip gelmesinden sonra,
Timur çoğunluğu atlı birliklerden oluşan ordusuyla Erzurum- Kayseri
üzerinden gelerek Ankarayı kuşattı. Bunu haber alan Beyazitte Ankara
üzerine yürüdü. Iki Türk ordusu Çubuk ovasında karşılaştı. Ankara savaşı(20
Temmuz 1402)diye anılan bu meydan savaşında, Timur , yenilgiye uğrattığı
Yıldırım Beyazıtı tutsak aldı. Bu parlak zaferden sonra tüm Anadoluyu ele
geçiren Timur, Izmir ve Foçayı da Hıristiyanlardan temizledi. Osmanlılar
tarafından ortadan kaldırılmış olan Anadolu beyliklerini yeniden
canlandırdı. Anadoludaki durumla başkaca ilgilenmeden, ancak buraya önceden
gelmiş bulunan tatar boylarını da yanına katarak, Gürcistan üzerinden
Semerkanta döndü.(1404)
Bu
kez Çin seferine karar veren yaşlı Timur, hastalanışı için onu bu kararından
caydırmaya çalışan hekimlerin ve kurultay üyelerini sözlerini dinlemeyerek
hazırlıklarını tamamladıktan sonra Otrara geldi. Burada hastalığının iyice
ağırlaşması yüzünden yatağa düşünce, hemen kurultay toplayıp Pir Muhammeti
velihatlıga atadı ve kısa süre sonra öldü. Mumyalanarak Semerkanta
götürülen cenazesi, sonradan Güldemir adıyla anılan anıt mezara gömüldü.
Cengiz Han ın Imparatorluğunu yeniden kurmayı aklına koyan Timur, askeri
güce, teröre ve Moğol kanunu ile şeriatı birleştiren hukuki-Dini bir
sisteme dayalı, uçsuz bucaksız ama geçici bir Türk imparatorluğu kurdu.
Kendiside koyu bir Müslüman olmakla birlikte, Mısır Memlükları dışında
dönemin bütün Müslüman devletlerini yıktı. Saltanat dönemi, durmadan
yenilenen tutarsız savaşlarla geçti, çünkü fetih ettiği yerleri örgütlemek
gereğini duymuyor, yalnızca yıkmakla yetiniyordu. Türkistan tarihinde
kişiliği kutsallaştırılmış bir önder ve fatih sayılırken, istila ettiği
ülkelerde hiçte iyi anılar bırakmadı.
Timur, saltanatının
sonunda Semerkantı, Maveraünnehiri, Harizm, Irak ve Pencapı kapsayan
imparatorluğunun başkenti yaptı. Bazıları Fetih edilen topraklardan
getirilen birçok edebiyatçı, bilgin ve sanatçı, zanaatçıyı çevresine
topladı ve bunlarla Semerkantın büyük bir düşünce ve sanat merkezine
dönüştürmesini sağladı.(Hatta, Hace Ahmet Yesevi türbesinin kubbesini
kurşunla kaplattı. Bu kisve ona fetih etmekte olduğu topraklarda yaşayan
şiilerden kendine taraftarlar bile sağladı.)
2
***
Hacı Bektaşi Veli
Sultan Musa öldü.Memleketin büyükleri toplandılar, kutlu bir demde Sultan
Ibrahim-al Saniyiyi, devletle tahta geçirdiler, Horasan ülkesine Padişah
yaptılar. Ibraim al Sani, Horasan ülkesini adaletle bezedi.
O gece Sultan Ibrahim, Hatem Hatuna yaklaştı. Tanrı kudreti Hatem Hatun,
gebe kaldı. Müddeti tamam olunca dünyaya bir oğlan geldi ki yüzü, ayın
ondördüne benziyordu. Pek sevindiler, mübarek adını Bektaş koydular. Bu
doğum hakkında rivayet çoktur. Derler ki: Gebelik müddeti bitince Hatem
Hatun, döşeğinde yatarken rüyasında, kolayca bir oğlan doğurduğunu gördü.
Uyanınca baktı ki gerçekten bir çocuk doğurmuş. Fakat, ne ağrısı var, ne
acısı, nede bir damlacık kan. Sultan Ibrahimde uyandı, nur topu gibi bir
oğlu olduğunu gördü
***
Sultan Ibrahim al Sani, Hacı Bektaşı tahsil ettirmek istedi, bilgin bir
adam aradı. Bu şehirde dediler, bilgi, üstün, keramet sahibi bir adam var;
Türkistanın doksandokuzbin pirinin piri Hace Ahmet Yesevinin
halifelerindendir; adına Şeyh Lokman-ı Perende derler; Bektaşa ancak o,
hocalık edebilir, onu hoca tayin ederseniz en doğru iştir bu. Sultan
Ibrahim, Bektaş-i Horasaniye Şeyh Lokman-ı Perendeyi hoca tayin etti. Şey
Lokman, Hacı Bektaşa, bilginin evveline ait söz söylerken Hacı Bektaş,
sonundan haber vermedeydi.
Hacı Bektaşa, bir sürede Hace Yusuf Hamedani hocalık etmiştir.
***
Doksan doksandokuzbin Türkistan pirinin ulusu Ahmet-i Yesevi,
Muhammed Hanefi soyundandır ve seyyiddir. Sekizinci Imâm Aliy-Ibn-i Musa-l
Rızadan icazet almıştır. Türkistan ülkesine gidip orada, Yeşu şehrine
yerleşti. Doksan dokuz bin halifesi vardı. Bu yüzden kendisine, doksan dokuz
bin Türkistan pirinin ulusu derlerdi. Bilgin bir zattı
..
.
Ahmet Yesevinin başında , bir zira uzunluğunda bir Elifî taç vardı. Bu
taç, hırka, çerağ, sofra, alem ve seccadeyle, Tanrıdan Muhammed peygambere
gelmişti. Oda, onları erkanla Murtaza Aliye vermişti. Imâm Ali, Imâm
Hasan,a sunmuştu, ondan sonra Imâm Hüseyine değmişti. Imâm Hüseyin onları
Imâm Zeynal Abidine vermişti. O, oğlu Imâm Muhammede, o , oğlu , Imâm
Cafer-al-Sadıka, o, oğlu Imâm Musa-ı Kazıma,oda oğlu, Imâm Aliyy-al
Rızaya, tapşırmıştı. Imâm Rıza, onları doksan dokuz bin Türkistan pirinin
ulusu Hâce Ahmet Yeseviye sunmuştu. Hepside, şeyhin tekkesinde dururdu,
onları, halifelerinden hiç kimseye vermemişti. Soran olursa, sahibi var,
gelir alır derdi. Birisi gelip Şeyhten kisve giymek isterse, ne varsa onu
giydirirdi. Hatta bir talip, kurban getirecek olursa onun postundan bir
külah yaparlardı, onu verirdi.
Bir gün halifeler, toplanalım da dediler, Şeyhten, onları isteyelim,
birimizden birimize versin. Sabah çağı, doksan dokuz bin halife, sabah
namazını kıldılar. Hâcenin avlusu pek genişti. Hepsi seccade salıp yerli
yerine oturdu. Ortaya da büyük bir ateş yakmışlardı. Duadan sora şeyh,
halifelerinin yüzlerine baktı, gönüllerini anladı. Gönlünüzde ne varsa dile
getirin, söyleyin dedi. Halifeler, dileklerini söylediler. O sıralarda sadık
bir muhip, darı getirmişti. Darı, meydanın bir tarafına yığılmıştı. Şeyh,
kim dedi, bu darı çecinin üstüne seccade salar, iki rikat namaz kılar,
hiçbir darı yerinden kımıldamasa o emanetler, o adamın hakkıdır; Elifî taç,
kendiliğinden uçar, başına konar, hırka, eğnine gelir, çırağ, uyanıp ününde
dikilir, sofra varır, yayılır, alem başının üstünde durur, seccade, altına
döşenir. Zahmet çekmeyin, sahibi var onların, çıkar gelir simdi.
Halifeler bu sözleri duyunca utançlarından, başlarını yere eğdiler,
şaşırıp kaldılar. Derken birde baktılar ki birisi, selam
verip,sabah-al-aşk deyip geldi, oturanları aralayıp bir yere oturdu. Bu
gelen er Hünkar Hacı Bektâş-ı Veliiydi. Halifelerin, o dört âlemeti, o dört
fahri, Hâceden istedikleri, kendisine malum olmuştu. Bir an içinde
Horasandan kalkmış, Türkistana, Hâcenin tekkesine gelmişti. Hâce,
Hünkarın selamını, ayağa kalkıp aldı. Onun kalktığını gören halifeler de
ayağa kalktılar. Hâce, Hünkarı yanına aldı ve halifelere dönüp işte dedi,
emanetin sahibi geldi.Sonra ey Horasanlı Bektâş-ı dedi, Hacı Bektâş-ıı
huzuruna çağırdı. Hünkar ayağa kalktı, seccadeyi eline aldı, darı çecinin
yanına vardı, Bismillahi ve Billahi deyip seccadeyi yaydı, üstüne çıkıp iki
rekat namaz kıldı, birtek darı tanesi bile yerinden kımıldamadı.
Namazı kıldıktan sonra geçti, yerine oturdu. Elifî taç, yerinden
kalktı, uçarak geldi, Bektâş-ıın başına geçti. Bunu gören halifeler, birden
salavat getirdiler. Hırkada havalanıp sırtına kondu. Çırağ, durduğu yerden
kalkıp uyandı, önünde durdu. Peygamberin sancağı da durduğu yerden kopup
Hünkarın başının ucuna dikildi, seccade altına döşendi. Halifeler, bu
halleri görünce eyvah dediler, bu çeşit kuvvetli er, burada kalırsa demimiz
oynamaz artık. Ahmet-i Yesevi, hatırlarından geçenleri anladı.
Hacı Bektâş, o emanetleri, Ahmed-i`Yeseviye
sundu. Hâce, erkana uygun olarak Hünkar ı teraş etti, emanetleri
verdi, icazetini teslim etti, ya Bektâş-ı dedi, tam olarak nasibini aldın.
Müjde olsun ki kutb-al-aktablık, senindir; kırk yıl hükmün vardır. Şimdiye
dek bizimdi, bundan sonra senindir. Biz, bu yokluk yurdunda çok
eğlenmeliyiz, ahirete gideriz. Var seni Rûm a saldık,Sulucakaraöyük ü
sana yurt verdik, Rûm Abdallarına seni baş yaptık. Rûm da gerçekler,
budalalar , serhoşlar çoktur, artık hiçbir yerde eğlenme, hemen yürü.
Hacı
Bektâş-ı-ı Veli, ertesi gün, gün doğarken Hâce Ahmed-i Yeseviden izin
alıp yola düştü. Orada bulunan erenlerden biri, ortada yanan ateşten
bir odun alıp Rûm ülkesine doğru attı, Rûmdaki erenler ve
gerçeklerden biri, bu odunu tutsun, Türkistan erenlerinin, Rûma er
gönderdikleri, erenlere malum olsun dedi. O odun, dut ağacıydı, Konyada
,Emir Cem Sultanın halifesi Hak Ahmed Sultan, dutu, Hacı Bektâş-ı
tekkesinin önüne dikti. O ağaç, hala durur, yukarı ucu, yanıktır.
***
Oradan
kalkıp yürüdü, Necef Şahını ziyaret etti, Necefte bir müddet kaldı, erbain
çıkardı. Oradan hareket etti, Beyt- Allaha vardı. Imâm Muhammed Bakırın
seccadesi yanında üç yıl mücavir oldu. Sonra Medineye gitti, orada da bir
erbain çıkardı ve mücavir olup Küdüse vardı, orada da bir erbain çıkardı.
Biraz mücavirlikten sonra Halep şehrine geldi, Ulu camiide bir erbain
çıkardı. Ulu camiinin avlusunun ortasında bir ulu mermer direk vardı, o
mermer direğin üstüne bir taş koydu, ve biz gelinceye dek dursun, ahir
zamanda biz gelir, indiririz, dedi. Halepten de çıkıp Davut peygamberin
kabrine geldi. Orda, erenlerden birkaç kişi, Hünkarla beraber mücavir oldu.
Bir gün o erenler, Hünkara ey kerem ehli dediler, burası yüce bir makam
burada sizinle itikafa girelim, bir erbain çıkaralım.
Bunda
sonra Hünkar Rûm ülkesine yürüdü. Elbistanda Ashabı Kehf mağarasına uğradı.
Orada da bir erbain çıkardı.
***
Hünkar
Hacı Bektaş-i Veli Rûm Ülkesine yaklaşınca mana aleminden Rûm erenlerine,
esselamün aleyküm Rûmdaki enler ve kardeşle diye selam verdi. Bu sırada Rûm
ülkesinde, elli yedi bin Rûm ereni, sohbette, meclisteydi. Rümun gözcüsü
de Karaca Ahmetdi
Hünkarın selam verdiği, Fatima Bacıya malum oldu. Bu kadın Sivrihisarda,
Seyyid Nureddinin kızıydı, henüz evlenmemişti, mecliste erenlere yemek
pişirmedeydi. Karaca Ahmedde Seyyid Nüreddin in müridiydi. Fatima Bacı,
ayağa kalkıp Hünkarın bulunduğu tarafa döndü, elini göğsüne koydu, üç kere
eleykümesselam dedi. Erenler, dediğin er, nereden geliyor, dediler. Fatima
Bacı, kendisi dedi, Horasan erenlerinden, fakat şimdi Beyt Allah tarafından
geliyor.
Erenler, ne yapmalı ki dediler, Rûm ülkesine girmesin, Rûm ülkesine gelirse
ülkeyi o er alır, halkı kendisine muhib eder, artık Rûmda bize oyun kalmaz.
Bir şey yapalım da Rûm ülkesine sokmayalım. Bazısı, kanat kanata girelim,
arş altında Sidreye dek yolu keselim Rûma girmesin dedi. Hepsi, bu tedbiri
uygun buldu, vilayet kanatlarını birbirine çattılar, yol bağladılar.
Hacı
Bekâş-ı Veli, Rûm sınırına varınca yolu bağlanmış olduğunu gördü, Bismillah
ve Billah dedi vilayetle bir sıçradı, ulu arşın tavanına yetişti. Melekler,
Elifî Tac ile karşıladılar, merhaba dediler, safa geldin ey Peygamberin
evladı Hacı Bektâş-ı Veli.
***
Hünkar, oradan bir güvercin şekline girdi, uçarak doğruca
Sulucakaraöyüke indi, bir taşın üstüne kondu. Mübarek ayakları, hamura
gömülür gibi taşa gömüldü. Rum erenlerine bir heybettir düştü, o erin
ülkeye girdiğini anladılar, yolunu bağlıyamadık dediler. Karaca Ahmete,
sen dediler, Rum ülkesinin gözcüsüsün, bir bak bakalım, ülkeye girmiş mi
?
Karaca Ahmet, bir müddet murakabeye vardı, sonra başını kaldırdı, Rum
ülkesini baştan başa gözden geçirdim, her mahluk, eşiyle oturmada; yalnız
Sulucakaraöyükde güvercin şekline girmiş bir er var, yalnız oturuyor; onu
görünce içime bir dehşet düştü; olsa olsa odur dedim. Rum erenleri, birisi
doğan şekline girse de gidip onu avlasaydı. Içlerinde, Beyazıd
Sultanın halifeliğinden Hacı Doğrul adında birisi vardı, Irakdan Rum
ülkesine gelmişti. Ayağa kalkıp izninizle dedi, ben gideyim.Hemen
doğan şekline girip uçtu. Gördü ki Sulucakaraöyükde bir taş üstünde
güvercin var. Olanca heybetiyle süzülüp üstüne inerken Hacı Bektaş
insan şekline girdi, elini uzattı, doğanı tutup öylesine sıktı ki Hacı
Doğrulun aklı başından gitti. Hünkar, elinden bırakınca bir zaman yattı,
aklı başına gelince kalktı gördü ki Hünkarın yanında.Hemen ayağa
kalkıp peymançeye durdu, özür diledi. Sonra Hünkarın eline ayağına düştü,
kem bizden kerem sizden dedi. Hünkar ey Doğrul dedi, er, erin üstüne
böyle gelmez siz, bize zalim kılığında geldiniz, biz size mazlum
kılığında; eğer güvercinden daha mazlum bir mahluk bulsaydık onun
şeklinde gelirdik. Hacı Doğrulun kisvesini tekbir edip başına
giydirdi. Hacı Doğrul Hünkarım dedi, bizden ve soyumuzdan ne kadar dişi
ve erkek olursa hepside size ve size uyanlara nezrimiz olsun.
Hacı Bektaş, Hacı Doğrul dedi, şimdi dön geldiğin meclise var,
erenlere gördüğünü anlat, onları buraya çağır, hepsine selam, sonrada
onlarla beraber tekrar yanımıza gel. Hacı Doğrul kalkıp Rum
erenlerinin yanına vardı, işi anlattı ve onları davet ettiğini söyledi.
Elliyedi bin Rum ereni, ne diye ayağına gidecekmişiz dediler, sözünü
tutmadılar. Hepsi yer yerine gitti. Bu hal, Hacı Bektaşa malum oldu.
Oturduğu yerden bir üfürdü, çırağları dinlendi, üç gün, bir rivayette
kırk gün çırağlarını uyaramadılar. Aynı zamanda parmağıyla bir işaret
etti, altlarında seccadeleri kayıp oldu. Sonucu, bir yere toplanıp
Hünkarın yanına giymeyi kararlaştırdılar. Huzuruna varıp elini öptüler,
gördüler ki seccadeleri kendi topluluklarından nasıl serilmişse aynı
tertibe göre Hünkarın huzuruna serilmiş. Her biri kendi seccadesine
oturdu. Özür dilediler ve konuşmaya başladılar. Hünkardan, soyunu,
mürşidini kimden nasip aldığını, nereden geldiğini sordular. Hünkar,
Horasan Erenlerindenim dedi. Aslım Muhammed soyundan; Türkistandan
geliyorum; Ibrahim-al-sani, diye tanınan Seyyid Muhammedin oğluyum.
Seyyid Muhammed Musa-ı-sani, o, Ibrahim Mucab oğludur, onun babası da
Imam Musa-ı-Kazımdır. Mürşidim doksan dokuz bin Türkistan Pirlerinin
ulusu Sultan Hâce Ahmed-i Yesevidir. Meşrebim, Muhammed Alidendir,
nasibim Tanrıdan.
Hünkar bu sözleri söyleyince erenler, delil istediler. Hünkar Ahmed-i
Yesevinin verdiği icazet-nameyi çıkarmak isterken birde baktılar ki
gökyüzünden duman gibi bir şey inmede. Ine ine Hünkarın önüne geldi.
Bu bir yeşil fermandı.Yeşil sahife üstüne ak yazıyla beslemeden
sonra icazeti yazılıydı. Okuyup anladılar, hiçbir şüpheleri kalmadı.
Hepsi kalkıp birer birer Hünkarın önüne geldiler. Hünkar başlarındaki
kisveleri tekbir etti, onlara, tevellah telkin eyledi. Böylece Rum
ülkesine tevellayı, Hünkar getirdi.
Rum erenleri, Hünkara müridlerinden onar mürit verdiler. Hünkarın
adını Ihtırımcı koydular. Hünkar, bütün tavlalardan boşanan, bizim
tavlamızda eğlensin, fakat bizim tavlamızdan boşanana hiçbir yerde
eğlenecek yer bulunmasın kaşınacak tırnak dahi bulunmasın dedi.
Rum erenleri, makamlarına gitmek için izin istediler. Hünkar, her
birine bir nasip sundu. Karaca Ahmede, Sultan Hâce Ahmed-i Yesevi,
bize bir dev vermişti. O vakitten beri bize hizmet eder, onu, sana
armağan verdik, artık size hizmet etsin, ölümünüzden sonra da
mezarınızı beklesin dedi. Erenler, izin alıp makamlarına gittiler.
***
bu yiğit, Kayı Boyundan Osman beydir dediler, ahvalini anlattılar.
Hacı Bektaş-i Veli, Osman beyin yüzüne baktı, safa geldin
Osmanım, kadem getirdin, başındakini çıkar, ileri gel dedi. Osman, huzura
geldi, diz çöktü. Hünkar, o tacı aldı, tekbir edip Osman beyin başına
giydirdi. Belindeki kemeri çıkardı, tekbirleyip Osman beyin beline kuşattı.
Önündeki çerağı uyandırdı, tekbirledi, öğüt vererek Osman beyin eline sundu.
Önüne yayılan sofrayı aldı, Osmanın önüne koydu. Bunları al dedi, seni din
düşmanlarına havele ettik.
Gün doğumundan, gün batışına dek çerağın
yansın, dedi.
(
Hacı Bektaş-i Veli evlenmemiştir. Mücerrettir. Kadıncık ana, Fatma Nuriye vb
adlarla anılan kadından doğan çocuklar, Hacı Bektaşi Velinin , sulb(bel)
evlatları değil, yol(manevi) evlatlarıdır. Bu ve bu konu ile ilgili olan,
dedelik makamına, soydan gelenin mi yoksa, ehil olanın mı oturması gerektiği
hususu, Alevi- Bektaşi tarihinin önemli meselelerindendir.)
***
Biri,
on binlerce atlı ve yayadan oluşan kılıçla geldi. On binleri kılıçtan
geçirdi ülkeler, kıtalar fetih etti. Nice ağalar beyler, hükümdarlar ona
boyun eğdi. Gün oldu kafataslarından piramitler yaptı, gün oldu korudu
kolladı. Hanlar hamamlarda yaptırdı. Hatta, farklı donda gözükmek için,
birçok alim ve edebiyatçıyı da koruyup topladı. Ama, onun elindeki kılıç
madde ve gözü daha çok dünyasal saltanatta, krallıkta idi.
Fetih
ettiği ülkeler, hatta kıtalardaki dünya malının bu gün tapusunu ve
hazinelerini toplayacak olsan onlar, yalnızca Güldemirde asıl işgal
ettiği iki metrelik çukura değil; onlarca Güldemir gibi anıt mezara bile
sığmaz.
Oysaki
bu gün, yaşarken yüz binlerin karşısında ıhtığı ne Timurlenk, ne
Timurlenkin hakimiyetinde, kıtalar oluşturacak kadar büyük olan topraklar,
nede o topraklar üzerinde yaşayan insanların gönlünde yaşayan bir Timurlenk
sevgisi var. Geride, Türkistanda, şurada yada burada bir avuç seveni ve
eseri olan, tarih kitaplarının tozlu yaprakları arasında kalan tarihsel bir
kişilik, Timurlenk, kaldı.
Diğeri(Hünkar Hacı Bektaş-i Veli)de, aynı topraklardan bir batın kılıcı
ile geldi ve koskocaman bir coğrafyada, fethini gönüllerde yaptı.
O,
gönüllere Hakkın gözü, aleme ise gönül gözü ile baktı. Önce Hakk, insan,
gönül dedi. Gönülleri asli, kadim değerlere göre inşa etmeden, gözün gördüğü
alemin imarının anlamsız ve boş olacağını gördü. Işte onun asıl hikmeti
budur ki, dokuz haneli bir Sulucakaraöyükü, koskocaman bir gönül
imparatorluğuna merkez yaptı...[ii][4]
O
vakitten bu güne, Topraklar el değiştirdi, sınırlar bölündü, birleşti.
Ülkelerin ve insanların adları değişti, aradan yüzyıllar geçti; fakat O,
hala ismi ne olursa olsun fetih ettiği topraklarda ve sayıları sürekli de
artmakta olan, yüz milyonların gönlünde kurduğu tahtta ve öylece de
kalmaya, ilerlemeye adaydır
Içindeki yaşama
heyecanını ve geleceğe dair umudunu yitirmiş, kendini yalnız, güçsüz,
güvensiz ve bir hiç hisseden insan(lar)ın gözünde; bir ucu göğe değecekmiş
gibi yükselen gökdelenler, serviler gibi mermer sütunların dizili olduğu
saraylarda; canın mekanı olan bedenlerde, birer mahpushanedir.
Talip:
Makamları ve mekanları yücelten, insandır. Insanı yücelten, ondaki
insaniyet( Kadim değerlerden mürekkep bir ahlâk)tir. Insaniyetsiz insansa,
kof bir kalıptır, maddedir
Bilesin ki, bu âlemdeki en yüce ve kutsal mekan, yüce Rabbin en şerefli
mahlukatım ve halefimdir dediği, insandır!..
Gönüller(Beyt-Allah=gerçek Kabe=Allahın evini)i Hakkın rızasına göre
imar et; Oranın imar ve inşasından, gözün gördüğü aleme çık. Gönlün görmek
istediği gibi kur, gözün gördüğü alemi
Umut ol,
neşe ol, dost ol, sayan ol, seven, sevilen ol; kısacası sevgi ile dol ve
doldur dünyayı
en iyisi mi Talip, sen ademdeki, adam ol!..
[iii][5]
Işte o zaman, M.A.Hilmi dedebabanın candan cana, camdan cama
dediği gibi,canlar da yaşar, cemallere yansırsın.
Ve uyardığın çerağın şavkı gözlerde
parıldar, gönüllerde şakır.
Ondan
ötesi, bedenimizin yaşadığı mekanlar ister gökdelenler; ister mavi ile
yeşilin buluştuğu kıyılarla süslenen saraylar;
istersen güneşin alnında
cayır cayır yanan bozkırlardaki kulübeler olsun; cevheri topraktır.
Hepimizin atası ademdir, adem ise topraktandır.
Bedenimizin mekanı olan saraylar, kulübelerde; canımızın
mekanı olan bedenimizde bir gün aslına dönecektir.[iv][6]
Fakat, baki kalmakta olan Candır. Iyisi mi
sen Talip, yinede gönüllere Talip ol, Can ol!..[v][7]
1Hünkar,
Er kişi odur ki, dedi ölmeden ölür, kendi cenazesini kendi
yikar. Sen de var, buna gayret et. Bu, Hünkarin ben fani oldum, Hak
kaldı, demesi olarak anlaşılmalıdır. Ikiliğin sonu ölüm, birliğin sonu
don değiştirmek, göçmek, hakka yürümek,ona dönmek ve ölümsüzleşmektir.
VILAYET-NAME
ABDULBAKI GÖLPINARLI, INKLAP KITAP EVI, ISTANBUL, s.89
2
Büyük Laorusse. 22. cilt. Timur maddesi. S.11541. Milliyet yayinlari,
Istanbul.
3
Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin, burada güve ve pas onu
yiyip bitirir, hirsizlarda girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte
hazineler biriktirin, Orada ne güve ne pas onlari yiyip bitirir, nede
hirsizlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, gönlünüz, orada olacaktir.
diyen Isa Mesihede, başlangiçta on iki havari inandi. Onu, insanlari
saptiriyor diye, çarmiha da gerdiler. Fakat O, hazinelerini yeryüzünde
değil gökte, gönüllerde biriktirdi. Bundan dolayi o hazineyi ne güve ve
pas yiyebildi, nede hirsizlar çalabildi. Bedeni ortadan kaldirilsa da,
çarmiha gerilmiş halini sembolize eden haç, bugün sekiz yüz milyon
Hiristiyanin duvarinda, yakasinda, boynunda; dahasi O, göksel bir
hazine olarak gönüllerinde. Pas ve güvenin yiyemediği yerdedir.
Bu meyanda,
Saru Saltukun beş ülkede yatir(türbesi)i var; Yunus Emreye, Pir Sultan
Abdala, ve böylesi gönül erlerine birçok şehir yada belde halki,
onlar burada yaşadi ve Hakka yürüdü diye sahip çikiyor. Mesela,
Tencideki Türbenin, Kizildeli Sultanin türbesi olduğuna inanmamiz
gibi
Bu ermişin asil Dergahi ile Türbesinin (Bulgaristan Kircaali)
Dimetokada olduğu, tarihsel verilerle ortada iken- (bildiğim ve
duyduğum kadari ile) üç yerde Türbesi var. (Kizildeli hakkinda yapilan
araştirmalara dair de, bir gün yazmayi düşünüyorum.)
Bu zatlarin,
yaşadiği zaman, mekan ve asil türbelerinin nerelerde olduğundan daha
önemli olan, onlarin yaşadiği mekani ve yattiği yeri bile yüceltmiş,
yükseltmiş ve şenlendirmiş olmalaridir. Bizler aslinda, bu yüce
şahsiyetleri sahiplenmekle, kendimizi yücelmek istiyoruz. Onlari
özümseyerek bizleştiriyor, bizde yaşatiyoruz; bizleştirerek, biz
olmaktan çikip O oluyor, onda yaşiyor ve ölümsüzleşmek istiyoruz!..
(Ummana ulaşan nehir suyu, kişiliğini kaybeder;o artik nehir suyu
olmaktan çikar, ummana dönüşür.)
4
Içinde gül olmazsa, bülbül gül bahçesinde şakimaz.Sadi
Bilge Adam Dergisi-2003 yaz Sayisi
5
Shakespeare: Hamlet, mezar kazan bir mezarcinin başinda durur. Mezarci
çukurda kazarken çikan topraği yiğdiği tümseğin üzerine bir kuru
kafatasini dişari atar; Hamlet, kafatasini eline alir ve gidin söyleyin
Danimarka kralina, yüzüne istersen parmak kalinliği sürsün, yüzünün
alacaği son şekil budur ve hepimizi bekleyen bir tümsek bir
çukurdur,dedirtir, Hamlete..
6
Talip, özel
olarak yakin yada uzak çevremdeki her hangi bir kişi değildir. Yaziyi da
ben, kişisel olarak şuna yada buna bir mesaj olsun diye yazmadim. Talip,
bir bakima bütün insanlar; bir bakima yalnizca dünya saltanatina Talip
olmuş olan herkes; bir bakima ise benden bana bir mesajdir. Yunusun
:Beni bende demen bende değilim, bir vardir bende benden içeri deyişi
misali.
Kaynakça
MANAKKIBI HÜNKAR
HACI BEKTAŞI VELI, ABDULBAKI GÖLPINARLI
Bütün yönleriyle
Alevilik ve Bektaşilik cilt.1. Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba,
Ardiç yayinlari
Yunus Emre ve
Tasavvuf. ABDULBAKI GÖLPINARLI Inkilap Kitavevi
Alevi Bektaşi
nefesleri, ABDULBAKI GÖLPINARLI, INKILAP Kitabevi
Efsaneden Gerçeğe,
Haci Bektaşi Veli-Irene Melikoff. Cumhuriyet Kitap Kulübü. 1998
Haziran 2005,
Fethiye
a.s.
1Hünkar,
Er kişi odur ki, dedi ölmeden ölür, kendi cenazesini kendi yikar.
Sen de var, buna gayret et. Bu, Hünkarin ben fani oldum, Hak kaldı,
demesi olarak anlaşılmalıdır. Ikiliğin sonu ölüm, birliğin sonu don
değiştirmek, göçmek, hakka yürümek,ona dönmek ve ölümsüzleşmektir.
VILAYET-NAME ABDULBAKI
GÖLPINARLI, INKLAP KITAP EVI, ISTANBUL, s.89
2
Büyük Laorusse. 22. cilt. Timur maddesi. S.11541. Milliyet yayinlari,
Istanbul.
3
Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin, burada güve ve pas onu yiyip
bitirir, hirsizlarda girip çalarlar. Bunun yerine kendinize gökte
hazineler biriktirin, Orada ne güve ne pas onlari yiyip bitirir, nede
hirsizlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, gönlünüz, orada olacaktir.
diyen Isa Mesihede, başlangiçta on iki havari inandi. Onu, insanlari
saptiriyor diye, çarmiha da gerdiler. Fakat O, hazinelerini yeryüzünde değil
gökte, gönüllerde biriktirdi. Bundan dolayi o hazineyi ne güve ve pas
yiyebildi, nede hirsizlar çalabildi. Bedeni ortadan kaldirilsa da, çarmiha
gerilmiş halini sembolize eden haç, bugün sekiz yüz milyon Hiristiyanin
duvarinda, yakasinda, boynunda; dahasi O, göksel bir hazine olarak
gönüllerinde. Pas ve güvenin yiyemediği yerdedir.
Bu meyanda, Saru
Saltukun beş ülkede yatir(türbesi)i var; Yunus Emreye, Pir Sultan
Abdala, ve böylesi gönül erlerine birçok şehir yada belde halki, onlar
burada yaşadi ve Hakka yürüdü diye sahip çikiyor. Mesela, Tencideki
Türbenin, Kizildeli Sultanin türbesi olduğuna inanmamiz gibi
Bu
ermişin asil Dergahi ile Türbesinin (Bulgaristan Kircaali) Dimetokada
olduğu, tarihsel verilerle ortada iken- (bildiğim ve duyduğum kadari ile) üç
yerde Türbesi var. (Kizildeli hakkinda yapilan araştirmalara dair de, bir
gün yazmayi düşünüyorum.)
Bu zatlarin,
yaşadiği zaman, mekan ve asil türbelerinin nerelerde olduğundan daha önemli
olan, onlarin yaşadiği mekani ve yattiği yeri bile yüceltmiş, yükseltmiş ve
şenlendirmiş olmalaridir. Bizler aslinda, bu yüce şahsiyetleri
sahiplenmekle, kendimizi yücelmek istiyoruz. Onlari özümseyerek
bizleştiriyor, bizde yaşatiyoruz; bizleştirerek, biz olmaktan çikip O
oluyor, onda yaşiyor ve ölümsüzleşmek istiyoruz!.. (Ummana ulaşan nehir
suyu, kişiliğini kaybeder;o artik nehir suyu olmaktan çikar, ummana
dönüşür.)
4
Içinde gül olmazsa, bülbül gül bahçesinde şakimaz.Sadi
Bilge Adam Dergisi-2003 yaz Sayisi
5
Shakespeare: Hamlet, mezar kazan bir mezarcinin başinda durur. Mezarci
çukurda kazarken çikan topraği yiğdiği tümseğin üzerine bir kuru kafatasini
dişari atar; Hamlet, kafatasini eline alir ve gidin söyleyin Danimarka
kralina, yüzüne istersen parmak kalinliği sürsün, yüzünün alacaği son şekil
budur ve hepimizi bekleyen bir tümsek bir çukurdur,dedirtir, Hamlete..
6
Talip, özel olarak
yakin yada uzak çevremdeki her hangi bir kişi değildir. Yaziyi da ben,
kişisel olarak şuna yada buna bir mesaj olsun diye yazmadim. Talip, bir
bakima bütün insanlar; bir bakima yalnizca dünya saltanatina Talip olmuş
olan herkes; bir bakima ise benden bana bir mesajdir. Yunusun :Beni bende
demen bende değilim, bir vardir bende benden içeri deyişi misali.
Kaynakça
MANAKKIBI HÜNKAR HACI
BEKTAŞI VELI, ABDULBAKI GÖLPINARLI
Bütün yönleriyle
Alevilik ve Bektaşilik cilt.1. Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Ardiç
yayinlari
Yunus Emre ve Tasavvuf.
ABDULBAKI GÖLPINARLI Inkilap Kitavevi
Alevi Bektaşi
nefesleri, ABDULBAKI GÖLPINARLI, INKILAP Kitabevi
Efsaneden Gerçeğe, Haci
Bektaşi Veli-Irene Melikoff. Cumhuriyet Kitap Kulübü. 1998
Haziran 2005, Fethiye
a.s.